Make your own free website on Tripod.com

Ana Sayfaya Dönüşon-line kütüphane

MAI - ÇOK TARAFLI YATIRIM ANLAŞMASI

 

MAI’NİN MADENCİLİK BOYUTU

Prof. Dr. İsmail DUMAN

Öncelikle kaynak tüketimi ya da doğal kaynak kullanımına kısaca bir göz atalım. Yabancı yatırımcının, transnational, ulusötesi veya uluslararası aşan yatırımcının herhangi bir pazara "engelsiz" dalışını sağlamak, MAI’nin temel hedefidir.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde, yasalarla henüz yeterince emniyet altına alınmamış, henüz tam olarak korunmamış, ekolojik olarak duyarlı ekonomik faaliyet alanları-ki bunların başında ormanlar, balıkçılık, biyolojik çeşitlilik ve madenler gelir-büyük bir tehlike altına girecektir. Yani bir başka deyişle, ev sahibi ülkedeki yasal boşluklardan yararlanılarak, yağmur ormanları, belki satın alınacak, kiralanacak, tıraşlanacak, göller ve sahil şeritleri, gelişmiş teknolojilerin yardımı ile insafsız bir balıkçılık faaliyetinin hedefi olacak.

Burada şunu da belirtmek istiyorum. Ormanlar yalnızca Sibirya’da Batı Kanada’da ve Brezilya’da yok, Türkiye’de de ormanlarımız var. Ve bir zamanlar, şimdi olduğundan çok daha fazla vardı, bilenlerimiz mutlaka vardır. Türkiye’de kurulu Orman Bakanlığının ilk nüvesini ne oluşturur? 1800’lerin ortasında Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı ile müttefik olan İngilizlerin savaşın kaybedilmesi sonrasında, daha önce yaptığı yatırımları savaş tazminatı olarak Osmanlı’dan geri istemesi, Hazinede para olmayınca da, "ormanlarımız var" diye hedef göstermesi kesilen tomrukların sayımı için bir Genel Müdürlük oluşturulmuş ve bugünkü Orman Bakanlığının ilk çekirdeğini de, bu Genel Müdürlük oluşturmuştur. Yani orman kesme, ve tomruk sayma işlemi gibi. Bugünkü Orman Bakanını da tenzih etmek istiyorum, kendisi yakın zamanlarda Orman Bakanlığı görevine getirilmiş, en iyi Bakan olduğunu belirtmek isterim. Bir de bizim balık çiftçiliğine elverişli uzun sahil şeridimizi düşünün, hani Gökova körfezini Çupra çiftlikleri sarıyor diye yakınıyoruz, ya da somon çiftlikleri kurulacak, Çok Uluslu Şirketler (ÇUŞ); bu verimli suları bu anlamda keşfettiği zaman, her halde denizde adım atacak yer bulamaz bir duruma geleceğiz.

 Biyolojik çeşitlilikten söz ettim, özellikle bitkisel gen kaynaklarının süratle tüketilmesi burada söz konusu. Kardelenlerimizin köklerinden sökülüp, çuvallarla nasıl yurtdışına kaçırıldığını bilirsiniz. 3000 endemik türün yaşadığı bu coğrafya parçasında, Anadolu’da Dünya Farma-Kimya Endüstrisinin ağzını sulandıran o kadar çok hammadde var ki, işte bunların yine insafsızca toplanıp, sökülüp, köklerinin kurutulması ve bu genlerin tümüyle yok edilmesi tehlikesine açık hale geleceğiz. Dünyanın başka ülkelerinde de olacağı gibi.
 Madenler konusuna, zaten özellikle ve ayrıca değineceğim. Bütün bunlar yapılırken, ev sahibi ülkeye tazminat ödenmesi tabii ki söz konusu olmayacaktır. Evet, ulus ötesi sermaye tecavüz ve su istimalini tamamlayıp, doğal kaynakları tükettikten sonra "pardon" bile demeden çekip gidecektir. Kendine yeni, sömüreceği dünya parçaları arayacaktır. Bazı ülkelerde arazi satın alımı ve doğal kaynak kullanımı konusunda ecnebi temalara getirilmiş olan yasal kısıtlamalar ya hemen kaldırılacak ya da MAİ bünyesinde, o ülkeye özgü istisnalar olarak tahammül görecektir. Ancak bu tür kısıtlamalar, anlaşma metninin imzalanmasından itibaren, MAI’nin "go back" "geri etkili" prensibine göre, sürekli bir neo liberalleştirme baskısı altına alınacaktır.

Madenlere de kısa bir giriş yapmak istiyorum. Yeraltı zenginliklerinin talan edilmesi girişimlerine örnekler henüz MAI’nin, T.C. tarafından imzalanmasının söz konusu olmasından önce başlandı. Artvin çok çarpıcı bir örnek. Artvin, Kafkasör’de Atilâ vadisinde Kanadalı Comunco şirketi altın ve bakır üretmek istiyordu. Tesislerini bölgeye kurmaya başlamıştı bile, Comunco’nun Artvin Kafkasör’deki ruhsat sahası 1700 hektar yeni 17 km. Bu sadece Kafkasör’deki ruhsat alanının yüzölçümü, Artvin ilinin daha pek çok yöresinde de ruhsat almış bulunuyorlar. İşte bu 17 km içersinde 770.100 ağaç mevcuttur. Sadece maden alanı bünyesinde 250 hektarın istimlak edilmesi öngörülmektedir. Ve bu 250 hektar için de 200-250.000 ladin ağacın kesilmesi gerekmektedir. İşte ne getirecek, ne götürecek derken, "istimlak bedeli orman bakanlığına ödense bile" ancak tomruk bedeli olarak ödenir.
 Oysa bir ağacın fonksiyonel bedeli, tomruk değerinin 2000 katıdır. İşte o değer ebediyen yok olup, gidecektir. Böyle bir ağaç kesiminin kereste bedeli bile milyonlarca dolar tutacaktır. Ve o madencilik faaliyeti bu ülkeye ne bırakır, bunu ayrıca tartışacağız. Şimdi ikinci maddeyi inceleyelim. Çevre standartlarının yükseltilmesine engel olunması. Alınması düşülen, neo liberalleştirme önlemleri, sonucunda, yatırım yeri olma konusunda ortaya çıkacak uluslararası rekabet, pek çok ülkenin Hükümetini yatırım engellerini ortadan kaldırmaya yöneltecektir. Yani ÇUS gelecek diyecek ki benim elimde 100 milyon dolar var, bunu yatıracağım, kim ister? Talip olursunuz der ki, "Bir dakika, senin çevre yasan çok katı, olmaz" önce bu yasanı düzelt, sonra gel. Bu bütün ülkelerin tüm standartlarını, sosyal, işçi hakları, iş hukuku v.b. konular açısından olduğu gibi, Çevre kanunları açısından da en alt düzeye itecektir, tepesine vura vura, bastıra bastıra. O sermaye böyle bir gücü kendin de buluyor, eğer fırsat verilirse bu gücü kendinde bulma konusunda haklı olacağını düşünüyorum.

 Bu uyum sağlama ya da cazip görünme yarışı, sosyal ve iş hukukuna ilişkin, normların yanı sıra özellikle çevre politikalarını vuracaktır. Cazipleşme rekabeti, tüm çevresel normların düşürülmesini, mevcut kanunların gevşetilmesini, yönetmeliklerin işlemez hale getirilmesini, laçkalaşmasını da hiç şüphesiz beraberinde getirecektir. Çevre koruma düzeyi zaten düşük olan pek çok ülkede, MAI’nin uzun vadedeki etkileri mutlaka daha ağır, daha acı olarak hissedilecektir. Yatırım hedefi olarak cazibesini korumak ve arttırmak amacı ile pek çok ülkede Hükümetler, çevre standartlarını yükseltici uluslararası sözleşmelere imza koymaktan kaçınacaklar, Rio sözleşmesine imza koyduk, Japonya’da son yapılan sözleşme halâ imzaya açık duruyor, Madrid’deki vardı ve daha başkaları da olacak, ama böyle bir durumda artık hükümetlerin bu anlaşmalara imza koymaları için bir hayli yürekli olmaları gerekecek. Bu acıklı eğilim MAI bünyesindeki "stand still" prensibi ile yani kımıldamadan durma, değişiklik yapmama prensibi ile daha da körüklenecektir. Çünkü söz konusu prensip, MAI ile uyumlu olmayan herhangi bir yasanın çıkartılmasını yasaklamaktadır. 3.maddeye gelelim. Mevcut çevre yasalarına ne olacak? Yabancı yatırımcı şirket ile ev sahibi devlet arasında ortaya çıkacak anlaşmazlıkların, uluslararası tahkime götürülecek olması yatırımcıların eline öyle bir silah veriyor ki, onunla sevimsiz buldukları her türlü çevre yasasını hiç tereddüt etmeden kurşuna dizebilirler. Bu olasılığın kuvvetlendiren 2 tanım var MAI’de. Bu tanımların ne dediği tam olarak anlaşılamamakla birlikte ne kadar kötüye kullanılabileceklerini anlamak çok kolay.

Bunlardan bir "De facto diserimination" yani "Fiili ayırımcılık" veya olumsuz ayrımcılık, ayrıcalık, diğeri  ise dolaylı kamulaştırma ya da dolaylı istimlak denilen şey. Örneğin yatırımcı şirket, faaliyet gösterdiği ülkede, yeni çıkarılan bir çevre yasası nedeni ile rahatsızlık duyarsa, ev sahibi ülkeye ayrımcılık veya namüsaitleştirme  nedeni ile tazminat davası açabilecektir. Aynı şekilde devletin koyabileceği herhangi bir çevresel önlem, örneğin "atık su yönetmeliğinde kirlilik oranın düşürülmesi" zorunluluğu gibi, yabancı yatırımcının kâr beklentisini azaltıyorsa, işte böyle bir resmi düzenleme yabancı şirket tarafından "dolaylı kamulaştırma" ya da istimlak olarak nitelenecek ve bu şirketlere devletten zarar telafi etme hakkı verilecektir. Böyle bir durum bir tahmin ya da bir hayal ürünü değildir. OECD bünyesinde biçilmeye çalışılan MAI kaftanına manken olarak seçilen ise NAFTA’dır. NAFTA bünyesinde şu anda bu tür davalar yürümektedir. Bunlara ait 2 önemli örneği biraz sonra sunmaya çalışacağım. MAI görüşmeleri sırasında, OECD ülkeleri çevreci STK’larının yoğun ve etkin uyarıları sayesinde anlaşmaların taşıdığı ekolojik riskler konusunda daha duyarlı bir tavır sergilemeye başlamışlardır. Daha doğrusu öyle görünme zorunluluğu duymuşlardır. Sosyal ve iş hukuku ile ilgili görüşmelerin yanı sıra, çevre politikaları da anlaşma metninin 3 ayrı yerine kancalanmaktadır. Buna "tri ancor" prensibi denir.
 Bu prensiple yabancı şirketlere çeşitli haklar tanınmakta olup; bu hakkın şirketler tarafından nasıl kullanıldığını şimdi inceleyeceğiz. 1.örnek: Amerikan Sermayeli Etil Corp ile Kanada Hükümeti arasındaki kavga. 1997 Nisanında, Kanada Parlamentosu, benzine katkı maddesi olarak kullanılan FMT adlı maddenin ithalatını ve nakliyatını yasaklar, bu karara gerekçe olarak "ağır sağlık riskleri taşıması"nı gösterir. Kanada’da bu maddeyi üreten tek firma ABD’li Etil Corp. dır. Etil Corp. NAFTA tahkim kuruluna başvurarak Kanada Hükümetinden 251 milyar dolarlık tazminat talep eder. Gerekçesi ise; FMT yasağının - firmaya ait tesislerin değerini, gelecekteki cirosunu, düşüreceğinden - bir çeşit kamulaştırma olduğu şeklindedir. Ve bu potansiyel zarar, NAFTA kuralları gereğince, Kanada Hükümeti tarafından maddi olarak telafi edilmelidir.

 2.örnek: Bu da 1998’nin Ocak ayında, yine ABD’li bir atık tüccarı Metal Corp. ile Meksika Hükümeti arasında ortaya çıkan bir anlaşmazlık. Bu sözünü ettiğim uluslararası atık tüccarı şirket, bir Meksika Eyalati olan St.Louis Potosi’de Federal Hük. mahkemeye verilmiş, sebebi de şu: firma birçok imha tesisi, ya da "zararlı atık bertaraf etme istasyonu" kurmak istiyor, ancak St.Louis Patos Üniversitesi bir jeolojik bilirkişi raporu yayımlıyor. Eyalet Hük. Bu raporu esas alarak diyor ki "Burada bunu yapmayın" Raporda şu söyleniyor "Bölgede yaşayan pek çok insanın içme suyunun, bu tesis nedeni ile kirlenme riski yükselecektir." Üniversitenin bu raporuna riayet eden yerel hükümet tesise izin vermek istemiyor, ama tesis faaliyetini durdurmuyor. Daha doğrusu firma, tesisi kurmakta direniyor. Bunun üzerine eyalet valisi, firmanın bulunduğu alanı "doğal koruma bölgesi" ilan ediyor, suyun zehirlenmesini önlemek için, işte bu karar, ABD’li şirketi mahkemeye gitmeye zorluyor. Ve şirket, 90 milyon dolar tazminat talep ediyor yerel hükümetten. Çünkü "Bu bir kamulaştırmadır" diyor. 90 milyon dolar ilginç bir rakam, o bölgede oturan Meksikalı ailelerin tümünün yıllık gelirinden daha yüksek.

 Türkiye’de Mai kokusu henüz duyulmamışken, ülkemizde yaptırılması düşünülen altın madenciliği çerçevesinde, çok uluslu altın tekellerine tanınan kayırma, kıyak, peşkeş, imtiyaz ve izinlerin bir tür 2.Sevr anlaşması olduğunu söylemiştir. Güney yarım küredeki altın madenciliği artık yeterince kâr getirmiyor, çünkü madenler derine kaçtı. Yüzyıldır siyanürlü yöntemle oralarda faaliyet gösteren çok uluslu altıncılar, çok uluslu kimyasal madenciler, kuzey yarı küreye geldiler ve kendilerine uygun bir ülke aradılar, bu kendilerine uygun ülkede tabii altın olacak bu (bir), ikincisi ise, orada hukuk gerektiğinde göz ardı edilebilecek, ayaklar altına alınabilecek ve hukukun üstünlüğü yerine "Keyfilik" hüküm sürebilecek. Ve Demokrasi ve insan hakları da pek öyle ciddiye alınmayacak. Evet, bu kriterlere en uygun bizi buldular ve ilk olarak da bizim kapımıza dayandılar. İşte 1988 yılında ilk altın çıkartma başvurusu Tüprag firması tarafından yapıldı. Tüprag, Turkish Proisae’ın kısa adıdır. Tüprag çok uluslu bir Alman şirketidir ve çok sayıda yabancı ortağı bulunmaktadır. Bu alman şirketi Türkiye’ye de gelmiş, isminin önüne hemen bir "Turkish" ibaresi eklemiş ve Havran küçükdere’de Türkiye’de ilk altın arama ve çıkartma başvurusunu yapmıştır. Pek çok ruhsatı aldı, ama o günkü çevre bakanından gerekli izni alamadı. Ancak ülkeyi de terk etmedi. Halâ Ankara’da oturmakta, turizmciliğe de soyunmakta, örneğin bu şirket Almanya’da Avrupa’nın en büyük Turizm Şti. olan TUI’yi satın aldı. Ve şimdi de uçak filoları satın almakta. Turizm ile ne alakası var derseniz, Ege’ye doğru şöyle bir bakmakta yara var.

 2.Başvuru da Euro Gold firması tarafından Bergama’da yapıldı, her şey yoluna kondu, her şey güllük gülistanlık giderken birileri tuttu dedi ki, "bir dakika kardeşim, bunu burada yapamazsın" yapardın  yapamazdın derken olay mahkemelik oldu. Hukuksal sürecini uzun uzun anlatmaya gerek yok, Danıştay, İzmir I.İdare Mahkemesinin Bergamalıların açtığı "Yürütmeyi Durdurma" davasını reddetme kararını bozdu. Daha sonra 1.İdare Mahkemesi, Danıştayın oy birliği ile verdiği karara, oy birliği ile uydu ve Çevre Bakanımız, Çevre Bakanlığı lehine alınan -bizim Çevre Bakanlarımız ilginç, tüm Çevre Bakanlarımız Çevre lehine alınan kararları temyiz etme üstadı- bu kararı temyize götürdü, fakat bu temyiz istemi, Danıştay 6.Dairesi tarafından yine oy birliği ile reddedildi. Danıştay 6.Dairesi özetle şu kararı verdi. "İktisadi yaşam hakkının önünde yaşam hakkı gelir." Özeti bu. Ve "Siyanürle altın madenciliği yapmanın, hiç bir kamusal yararı yoktur." Biliyorsunuz, ülkemizde Danıştay kararları siyasi sorumluluk yüklenilerek - Bakanlar kurulu tarafından askıya alınabilmektedir. Yani uygulanmamakta veya uygulanması geciktirilebilmektedir. Bunun örneğini Termik Santrallardan biliyorsunuz. Ancak, Bakanlar Kurulunun gerekçesi "Kamu Yararı açısından"dır. Oysa, Danıştay 6.Dairesinin verdiği bu kararda "Hiç bir kamusal yararın bulunmadığı" belirtilmektedir. Türkiye’nin değil, dünyanın hangi ülkesindeki Bakanlar Kurulu gelirse gelsin, bu gerekçe ile iptal edilmiş bir izni, kamu yararına askıya alma şansına artık sahip değildir. "Bergama da deniz bitti".
 Bu çok uluslu şirketlerin yıllık ciroları, pek çok ülkenin GSMH’sından daha büyüktür. Örneğin General Motor’un (G.M) yıllık cirosu, Türkiye’nin GSMH’sından fazladır. Nestle’nin yıllık cirosu Mısır’ın GSMH’sından fazladır.
Bu arada  bu tür karşılaştırmalar yapılırken, hep yerleşik ulus ötesi şirketler örnek verilir. Altın madenciliğine soyunmuş ÇUŞ’ların çok önemli bir özelliği var: Bunlar, dünyadaki "floating capital" "Yüzer Sermaye"nin temsilcileri, bunlar göçebe. Nerede ne varsa söküp, 5-10 yıl içersinde alıp gidiyorlar. Sermayelerini büyütüyorlar, gidip onu başka bir yerde yatırıyorlar yine büyütüyorlar, yine büyütüyorlar. Gittikleri ülkeye hiçbir şey bırakmamışlardır. Çünkü Güney Yarı Kürede 100 yıldır siyanürlü yöntemle, benim Yüksek mahkemem tarafından reddedilen siyanürlü yöntemle-altın çıkarttılar. Güney yarı kürede 30 ülke var. Topraklarında, yine bu şirketlerce altın çıkartılmış, ama hala sürünmekte olan ülkeler bunlar. Papua, Yeni Gine Fiji, Fildişi sahili, Mali, Zimbabwe, Zambia, Zaire, Kolombiya, Şili, Uruguay bu ülkelerin hiç biri altın madeninden nasbini alamamıştır. Onlara kalan bu işin zehridir. Şimdi ne olacak?

 Altın madenciliği ile ilgili çok önemli bir nokta daha var. Altın madenleri işçi istihdamı bakımından en küçük işletmelerdir. Bir altın madeni, inşaat kısmı bittikten sonra yani tesisin kuruluş aşaması bittikten sonra, 80-100 kişi ile çalıştırılır. Ve özellikle, bu şirketlerin yapacağı yerli istihdam yeraltında çalışacak bir kaç işçi -çünkü makinalı çalışılır- bir de bekçi, çaycı v.b. istihdamdır ki bu da ortamla 50’yi geçmez.
 Türkiye’de 580 ayrı bölge için arama ruhsatı verilmiş durumdadır. Ruhsat sahalarının her biri 100 km ki, toplam 58000 km toprak eder ve bu 58000 km’lik istimlak yetkisi verilmiş toprak - ki bu yetki Tapu mülkiyet hakkından daha değerlidir. -Türkiye’nin yüzölçümünün 13.5’ta birine eşit bir toprak büyüklüğüdür. Hiç kimseye sormadan, böyle II.Sevr anlamasını imzalamaya hiç bir siyasinin veya bürokratın hakkı yoktur. Demek ki MAI’nin hazırlıkları ve provaları Türkiye’de uzunca bir zamandır yapılıyor. Az önce sözünü ettiğim Tüprag Şti. izin alamadı, faaliyetini durdurdu, beklemeye yattı fakat geçtiğimiz Ağustos ayında, bir yabancı dergide yayınları çıktı. 38 mil ruhsat alanımız var diyorlar, tam 100 km eder ve 2000 yılında kontak anahtarını çeviriyoruz diyorlar. Henüz hiçbir ruhsatları yok, kimden ne garanti aldılar ki böyle bir yayın yapabiliyorlar. Artvin’deki Comunco Şti, geçtiğimiz hafta, 2000 yılına kadar bekleyeceğini söyledi. İnayet buyuruyorlar. Bu 2000 yılında ne var acaba. Yarın Euro Gold’da 2000 yılına kadar, centilmenlik örneği gösterip, faaliyetlerimi durdurdum diyebilir, kimse şaşırmasın.

 Euro Gold Şti.’nin İzmir valisine gönderdiği bir yazı var. 18 Şubat tarihli bu mektup çok ibret verici. Mektup, şu meşhur, siyanürü kaçak olarak kullandıkları test çalışmaları ile ilgili. Valilikten izin bile almıyor. "Sistemi test etmek için çalışma yapmak zorundayım. Bilgilerinizi rica ediyorum." Yani bu bir dilekçe değil, bu bir talep de değil, yapacağız diye bir ihbar dayatma. 25 Şubat tarihli yazılarında ise, yine İzmir valiliğini, faaliyetlerini durduğu için adeta suçlayan bir ifade var. Bir de Çevre Bakanı Sayın İ.Aykut’a gönderdikleri bir yazıları var. Bu yazıda çok ilginç bir ifade yer alıyor. "Türk madenciliğinin geleceğini temsil eden, projemize verdiğiniz yürekten katkıyı taktir ve şükranla karşılıyoruz." Sanki Çevre Bakanına değil de maden Bakanına yazılıyormuş gibi ve de, inanılmaz bir şey o katkı, o destek niye veriliyor bir Çevre Bakanı tarafından. Tüm bu iltifatlardan sonra bir de şöyle bir şey var. "Bir kaç gün çalışmamaya elbet katlanabiliriz, ama bu aleyhinize olur sizin, çünkü bize yaptığınız bu uygulamayı gören diğer yabancı sermaye ülkenize gelmeyecektir." diyor. Yani kendileri, kendi ülkelerinde bile sevilmeyen bu sömürgen, yeraltı kaynaklarını gerçekten acımadan tahrip eden bu şirketler, kendilerini tüm dünyadaki yabancı sermayenin de temsilcisi gibi gösterip; adeta onların mümessilliğine soyunup; bir de aba altından sopa gösteriyorlar. Aba altından da değil, doğrudan doğruya sopa sallıyorlar.
Ve Çevre Bakanına söyledikleri önemli bir şey daha var. "Biz eğer bu yasaklama devam ederse önlem almak zorunda kalacağız." Çok ciddi bir tehdit. Ne yapabilirler dersiniz. Türkiye’nin daha önce imzaladığı uluslararası sözleşmeler çerçevesinde, bu WTO olabilir, GATT olabilir, MIGA olabilir her neyse onlar üzerinden olsa olsa tazminat davası açabilirler Türkiye’ye. Ancak, bizim devletimizi temsilen bu girişimlere icazet vermiş olan Bakanlarımız siyasilerimiz ve bürokratlarımız sanmasınlar ki o tazminatı şakır şakır ödeme hakkına sahiptirler. Çünkü ben vergi veren vatandaşım. Bu hatayı yaparken bana hiç sormadılar, o tazminatları kolayca ödeyip; sıyrılamayacaklar bu işin içinden. Vergilerinizin bu şekilde Çar çur edilmesine izin veremezsiniz.
 Yine devlet şunu bilmelidir ki, böyle bir dava ile karşılaştıklarında, biz her zaman devletin yanındayız. Devlet biziz çünkü, ben devletin memuruyum. Ve bilgim, görgümü, enerjimi devletimi savunmak için elbette seferber ederim.
Teşekkürler.
 

Başa Dön


 

birmet@ibm.net