Make your own free website on Tripod.com

Ana Sayfaya Dönüşon-line kütüphane

SENDİKALARIN TOPLUMSAL ROLÜ VE ETKİNLİĞİNİN ARTTIRILMASI

 

III. SENDİKALARIN TOPLUMSAL ROL VE ETKİNLİĞİNİN ARTTIRTILMASI

 

1. TOPLUMSAL YAŞAM

Ülkemiz geniş olanaklara, ve gelişme potansiyeline sahiptir. Ancak ne yazık ki bu koşullar yeterince değerlendirilemiyor. Ülkemizin içine sürüklendiği olumsuz toplumsal koşullardan, ekonomik dengelerin küçük çıkarlar uğruna heba edilmesinden bir türlü kurtulamıyor.
Ancak bu olumsuz koşullar ülkemiz için kader değildir ve olmayacaktır.
Ülkenin bugün içinde bulunduğu durumdan çıkarılması için yeterli güç ve birikim vardır.
Başta emekçiler ve onların sendikaları olmak üzere, bu ülkenin gelişip güçlenmesinde çıkarı bulunan kesimler, oluşturulacak mutabakatlar çerçevesinde bu durumdan çıkışı birlikte sağlayabilirler.

Bugün ülkemizin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik olarak gelişmesinin önündeki en önemli engel, demokrasinin tam olarak uygulanamamasıdır. Demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla uygulanabilir halde bulunmayışı bir yandan ülkemiz insanlarını temel hak ve özgürlüklerinden yoksun bırakırken; diğer yandan ülkenin gelişmesini de ipotek altına almaktadır.
En başta Anayasa ve bütünüyle mevzuatı kaplamış bulunan ve artık toplumsal ortama da hakim olan anti-demokratik uygulamalar, giderek tüm kurumları etkisi altına almaktadır. Bugün demokrasinin tam olarak işlediği toplumsal birim yok denecek kadar azalmıştır.

Demokrasi eksikliği en başta hoşgörüsüzlük ve karşılıklı haklara saygısızlık olarak gösteriyor kendini. Kurumlar ve hatta bireyler kendi özgürlüklerinin bittiği yerde bir başkasının özgürlüğünün başladığı gerçeğini kabul etmek istemiyor. Şüphesiz bunun en önemli nedeni yasalarla özgürlüklerin çok fazla kısıtlanmış olmasıdır. Her adımda bir kuralı çiğnemek durumunda kalan insanlar, bir müddet sonra sadece “yasalarda yer alan sınırları” değil “hakkaniyet ve meşruiyet ölçülerine göre sınırı” da görmezden geliyor.

Bugün artık demokratik bir topluma ulaşmak için mevzuatı ve kurumları demokratikleştirmenin de ötesinde öncelikle toplumsal yaşamı demokratikleştirmek, bireylerin beyinlerinde demokrasiyi bir kavram olarak yerleştirmek görevi ile karşı karşıyayız.
Öte yandan “Demokrasi” kavramı bütünüyle benimsenemiyor. En başta devlet uluslararası platformda demokrasinin gerekleri olarak kabul edilmiş olan normlara kendini bağlı hissetmiyor. İnsan Hakları Sözleşmesi, Paris Şartı veya ILO Sözleşmelerini kabul ediyor. Fakat ardından İnsan Hakları Mahkemesi’nde yargılanma sonucunu doğuracak yöntemler gündeme geliyor. ILO sözleşmelerini siyasal zorunluluklar nedeniyle onaylıyor, ama iç hukukta uygulanabilmesini göz ardı ediyor.

Aynı durum bireyler için de geçerli. Kendi hakkı tehlikeye girdiğinde yakınan bir kişi, bir başkasının hakkı konusunda aynı duyarlılığı göstermiyor, kayıtsız kalıyor. Toplum olarak demokrasinin bir sorumluluklar rejimi olduğunu anlamakta büyük eksiklikler taşıyoruzAncak herşeye rağmen umut veren gelişmeler de gündeme geliyor. Çeşitli konularda tek tek bireylerden gelen duyarlılık ve demokratlık örneklerinin yanısıra, içinde işçi sendikaları ve konfederasyonların da yer aldığı “Demokrasi Platformu”nun girişimleri önemli ve desteklenmesi gereken çabalardır.
Bu tesbitlerden hareket eden Genel Kurulumuz;

Demokrasinin bir kültür olarak da kazanılması için,
Ayrıca devletin ve toplumsal yaşamın bütünüyle demokratikleştirilmesi, hoşgörü, diyalog, sorumluluk karşılıklı haklara saygı ve barış temelinde, herkesin insanca yaşamasına elverişli asgari koşulların sağlandığı bir toplumsal düzeye ulaşılması; baskı, şiddet, işkence, zulüm ve haksızlığın dışlandığı bir toplumun yaratılabilmesi için tüm gücüyle aktif bir mücadele yürütülmesini karar altına alır. (1995 Genel Kurulu, Karar No:2/1)

a) Anayasa

Toplumdaki temel dengeleri yansıtması ve toplumun gelişme eğiliminin önünü açması gereken Anayasa’nın toplumumuzun silah zoruyla baskı altında tutulduğu dönemin olağanüstü koşullarının ürünü dengelerini süregenleştiren, insana değil devlete önem veren ve hak ve özgürlükleri sınırlamayı amaç edinen bir anlayış çerçevesinde hazırlandığı ve aradan geçen bunca zamana rağmen bu olumsuzluğun giderilemediğini tesbit eden Genel Kurul;
İnsanın refah ve mutluluğunu sağlamayı, toplumun gelişip güçlenmesini ve demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla yerleşmesini hedefleyen, herkesin ve her kesimin içine sindirebileceği bir Anayasa’ya ulaşılması,
Hazırlık sürecinin herkesin katılımına açık demokratik bir ortamda ve geniş kesimlerin mutabakatıyla ortaya çıkan metinlerin, çağın anlayışını yansıtan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve diğer uluslararası belgelerde yer alan asgari müştereklerin ışığında yeniden değerlendiril
erek sonuçlanması için girişimlerde bulunulmasını kararlaştırır. (1995 Genel Kurul Kararı)

b) Yargı Reformu

Başta Türk Ceza Yasası, Medeni Yasa, Siyasi Partiler Yasası, Seçim Yasası, Sıkıyönetim Yasası olmak üzere toplumsal yaşamı belirleyen yasalar, toplumun gelişmesinin önünü açan, toplumun eşit haklılığa, karşılıklı saygıya ve güvene dayalı ilişkilerin kurulmasını özendiren bir içeriğe kavuşturulmalıdır.
Yasalarda yer alan anti-demokratik dönem kalıntısı yasaklar derhal temizlenmelidir.
Ülkeyi idare edenlerin veya onları etkileyenlerin küçük çıkarları uğruna, toplumsal dengeleri alt üst edecek girişimleri frenlenmeli, yasalar herkese ve her kuruma eşit uzaklık veya yakınlıkta bulunmalıdır.

Yargı bir demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Yasama ve yürütme organlarının adil ve hukuka uygun tasarruflarda bulunmasının en etkili teminatı yargısal denetimdir. Bireyler ve kurumlar arasındaki ilişkilerin hukuka uygun yürümesinin en etkili denetimi de yargı vasıtasıyla sağlanabilir.
Ancak yargı sistemimiz bu işlevleri üstlenmekten acizdir. Büyük oranda personel ve malzeme eksikliğinin yanısıra, yargının beyni durumundaki hakimlerin gelişmeleri ve sağlıklı karar vermelerinin önüne çıkarılan engeller, yargının sağlıklı işlemesini engellemektedir.
Yargının işlevlerini yeterince üstlenemediği durumlarda olduğu gibi, herkesin kendi hakkını kendisinin koruması girişimleri ve özellikle mafyavari oluşumlar çığ gibi büyümektedir.
Bu nedenlerle adil bir yargı sisteminin acilen oluşturulmasında zorunluluk vardır. Bu sistem, yetişmiş ve ihtiyacı karşılanmış, hatta sürekli bir mesleki eğitim içinde gelişmesinin devamlılığı sağlanmış elemanlarca yürütülebilir.
Bu elemanlar üzerindeki tüm dış müdahaleler ortadan kaldırılmalı, yargının bağımsızlığı gerçekleştirilmelidir.

Yargı sistemi haklının hakkını, hakkın ortadan kalkması sonucunu doğurmayacak kadar kısa sürede ortaya çıkarmalı ve kullanılmasını sağlamalıdır. Yargının iş yükü hafifletilmeli, bunun için sınırlı görevler üstlenecek özel mahkemeler veya kuruluşlar oluşturulmalıdır. Yargı sistemimiz içinde özel alanlarda görev yürütecek “uzmanlık mahkemeleri” çoğaltılmalı ve yaygınlaştırılmalıdır.

c) Hukukun Üstünlüğü İlkesi

Tüm kişi ve kurumların, bu arada öncelikle yönetenlerin ve devletin de önceden konulmuş hukuk kurallarına uymasını ifade eden bu kavram, çağdaş demokrasilerin temel kriteridir. Bu kavram, en bağlayıcı yasaların bile toplum vicdanına ve genel kabul görmüş evrensel normlara uygun olmasını gerekli sayar.
Hukuk kurallarının tam olarak uygulanamaması, özellikle yönetenlerin kendilerinde kuralları tanımama yetkisi görmeleri, toplumsal hayatın gelişip güçlenmesine yöneltilmiş en büyük tehdittir. Hukuka, hukuk kurallarına saygı ve güven, toplumsal huzurun en önemli dayanağıdır.
Hiçkimse kendisini yasaların ve genel kabul görmüş hukuk kurallarının üstünde ya da dışında göremez.

d) Devlete Yeni Konum, Yapısal Yenilenme

Dünyadaki egemen gelişme eğilimi toplumun ve bireyin özgürleşmesi ve gelişmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasıdır.
Ancak ülkemizde bu anlayış yeterince yansıma bulamıyor. “Kutsal Devlet” anlayışı bireyi ve toplumu sarıyor. Amaç devletin korunması ve güçlendirilmesi olduğundan, birey ve toplum bu amaca feda ediliyor.
Otoriter-egemen-baba devlet, hak ve özgürlükleri ihsan ediyor. Ekonomik ve sosyal hayatı yönlendirmek yerine “elkoyuyor”.
Oysa çağdaş bir devlet, bireyin ve toplumun gelişmesini sağlayan, bu amacın önündeki tüm engelleri kaldırmaya çalışan devlettir.
Bürokrasi ve tıkanıklığın en aza indirilmesi zorunludur.
İhtiyaçların anında giderilmesi ve kararların zamanında alınması toplumsal dinamik için hayati önem taşıyor.
Bu nedenle “Otoriter, Baba Devlet” anlayışı ortadan kaldırılmalı ve toplumca ulaşılacak genel mutabakatların uygulanması konusunda yönlendirici bir rol yeterli sayılmalıdır.

e) Etnik Farklılıklar ve İnsan Haklarına Tam Saygı

Ülkemizde etnik ve dinsel farklılıkların özellikle körüklendiğini, ülkenin bir kesiminde savaş benzeri bir durum yaşandığını, halkın düşman kamplara ayrılarak asıl sorunlarından uzaklaştırılmak istenildiğini, bir kısım vatandaşın ana dilinde konuşma, kültürünü geliştirme ve hatta yaşama gibi en temel haklarından mahrum bırakıldığını ve savaş durumuna harcanan yüzlerce trilyonun ülkedeki emekçilerin ekmeğini ve işini küçülttüğünü vurgulayan Genel Kurulumuz;

Ülkemizdeki insanların sahip bulundukları dinsel, kültürel ve etnik farklılıkların hiçbir şekilde ayrışma noktası değil tam tersine birer zenginlik olduğu gerçeğinden yola çıkarak;
Ülkede yaşayan tüm insanların dinsel, kültürel ve etnik kökenlerine bakılmaksızın eşit haklara sahip olarak kardeşçe yaşayabileceği, herkesin tüm değerlerini yaşatıp geliştirebileceği, insan onuruna yaraşır bir yaşam sürebileceği bir toplumsal ortam oluşturulması;
Savaş durumunun derhal sona erdirilmesi, silahların susması, terörün ve şiddetin toplum hayatından dışlanması; bu sorunun terörden ayrı değerlendirilerek, Kürt ve Türk halkının tarihsel kardeşliği temelinde siyasi yöntemlerle parlamento içinde çözümlenmesi için çaba harcanmasını karar altına alır. (Genel Kurul Kararları 2/2)

Türkiye’nin barış ve istikrar ortamına ihtiyacı vardır. Ülkenin güneydoğu yöresinde yıllardır süren, giderek daha çok çözümsüzlüğe varan çatışma ortamı, bir yandan ülke kaynaklarının çok önemli kısmının israfına, öte yandan da tüm ülkede istikrarsızlığa neden olmaktadır. Çatışma ortamı, bütçe gelirlerinin tahmini rakamlara göre üçte birinin savaş ve savunma ekonomisine yatırılmasını gerektirmekte, bu ise ekonomik darboğazlara ve sürekli artan enflasyon ortamına neden olmaktadır.
Sendikamız ülkede ekonomik, sosyal ve siyasal istikrarın sağlanmasının yolunun toplumun tüm kesimlerinin örgütlenmesinden, kendi sorunlarına sahip çıkmasından geçtiğini görmektedir. Toplumun tüm kesimleri kendi özgül sorunlarını halletmek üzere, ortak çıkarları doğrultusunda örgütlenebilmeli, Anayasa ve yasalar ise bu tür demokratik örgütlenmeleri teşvik etmelidir.

Bugün var olan uygulama bunun tam tersidir. Hukuk devleti kurallarına uyulmadığından insanlar kendi sorunlarını dile getirmekten bile çekinmekte, cezai yaptırımların yarattığı korkuyla kendi köşelerine çekilmektedirler.
Oysa bir ülkenin ekonomik ve sosyal kalkınmasının ilk adımı, düşünce, kendini ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi temel insan haklarının güvence altına alındığı toplumsal bir ortamın yaratılmasıdır.
Binlerce yıldır medeniyetin ve gelişmenin beşikliğini yapan ülkemizin verimli toprakları, yüzlerce kültürden oluşan mükemmel bir kültür hazinesine ve mozayiğine sahiptir.
Ancak bugün, bu değerlere yeterince sahip çıkılamıyor. Sürekli artan hayat pahalılığı ve işsizliğin yarattığı tahribatın yanısıra, başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerden estirilen “tüketim rüzgarı” ile bireyler ve toplum kendi kültürel değerlerini yaşatamaz hale geliyor. Hatta önceki kültürlere karşı bilinçli bir olumsuz tutum da takınılıyor.

Bütün bunlar toplumun geçmişi ile bağını koparmakla kalmıyor: Kimliksizleştiriyor... Kişiliksizleştiriyor. Oysa bu ülkenin kültürel değerleri, en önemli zenginliği ve kişilerin buluşma noktasıdır.
Bu nedenle de hangi zamana ve kime ait olursa olsun, tüm kültürel değerlere sahip çıkılmalı, bu zenginlik sürdürülmeli, yaşatılmalıdır.

f) Medya

Bilimsel ve teknik devrimin en önemli yansımalarından biri iletişim alanında yaşanmaktadır.
Medya dediğimiz, yazılı ve görsel basın teknolojik devrimin sonuçlarından en ileri düzeyde yararlanmaktadır.
Ve bugün, medya toplumsal yaşam içinde belirleyici rol oynamaktadır.
Toplumsal tüketim teşvik edilirken, moral değerlerimiz de hızla tüketiliyor.
Medya yeni değerler aşılamakta geç kalmıyor.
Böylece sadece maddi tüketime ilişkin değil, toplumun moral değerlerinde de büyük alt üst oluşlara neden olunmaktadır.

Medya, ulusal ve uluslararası düzeyde büyük tekellerin elinde yani kapitalizmin hizmetindedir.
Medyayı ellerinde tutanlar kamuoyunu istedikleri gibi yönlendirmekte, iyi ile kötüyü öğretmekte, kimi değerlerin eskidiğini göstermekte, yerine yeni değerleri şırınga etmektedir.

Bunun iki somut örneği dikkat çekicidir.
1992 yılında Belediye-İş Sendikası’nın grevine karşı başlatılan anti-propaganda sonucu Sendika iki hafta içinde grevleri bitirmek zorunda kalmıştır.
Keza, 1993 yılında Hava-İş Sendikası’nın grev oylamasına karşı başlatılan anti-propaganda sonucu “greve hayır” çıkmıştır.
Düşünmeyen, yorum yapmayan ve sadece sunulanı algılayan ve buna göre davranan yığınlar yaratılmak isteniyor ve bu başarılıyor.

Toplumun ortak değerlerini hızla tüketerek, yerine tekellerin çıkarlarını empoze eden medyayı yok saymadan, fakat uygun araçlarla karşı tavrın ortaya çıkarılmasına doğru arayışımızın sürekli olması gerekir. Bu bağlamda, toplumda sendikaların ve toplumun diğer sivil kurumlarının olanakları ölçüsünde bağımsız medya ve TV faaliyetlerini örgütlemesi önemlidir.

g) Tüketicinin Korunması

Günümüzde üretimin çeşitlenmesi ve ihtiyaçların artması tüketicinin bozuk, kalitesiz mallara karşı korunması yaklaşımını zorunlu kılıyor.
Sendikamız aynı zamanda birer tüketici olan üyelerini de yakından ilgilendiren bu soruna daha üretim aşamasında müdahale etmek gerektiği görüşündedir.
Bu nedenle işverenlere, kalite ve standart konusunda işbirliği yapılması konusunda ısrarlı olacaktır.
Bunun yanında tüketime sunulan malların gerekli niteliklere uygun olup olmadıkları konusunda inceleme yapmak üzere oluşturulacak yapılanmalara temsilcileri vasıtasıyla katılacak ya da kendisine iletilen başvuruları ilgili kuruluşlarla işbirliği içinde çözmeye çalışacaktır.

Ayrıca tüketicilerin örgütlenmeleri konusunda girişimlerde bulunacak ve tüketicileri aldatmaya yönelik reklam kampanyalarına karşı yaptırımlar uygulanması için ilgili mercileri harekete geçirmeye çalışacak, gerekirse kalitesiz ve amaca uygunsuz ürünlerin boykot edilmesi için kampanyalar örgütleyecektir.

h) Eğitim Sistemi

Eğitim, çağdaş pedagojide: “İnsan kişiliğinin tam gelişmesine yardım eden bir süreç” olarak tanımlanıyor. Üyesi olan ülkelerin yönetimlerine uyma yükümlülüğü getiren “Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesi” de (md.29) bu yaklaşıma vurgu yapıyor ve ayrıca şu görüşlere yer veriyor:
“Çağdaş eğitimin merkezinde insan bulunuyor ve eğitim, tüm yetenekleri geliştirme, yaşama dinamik uyum sağlamaya katkıda bulunma; öğrenme yollarını öğretme, bilimsel bilgiyi, teknolojiyi tanıtma, yaşamsal becerileri
kazandırma, demokrasi kültürünü edindirme, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygıyı pekiştirme, meslek bilgisi kazandırma, ulusal ve evrensel kültürü tanıtma.... gibi değerleri kazandırma çalışmasıdır.”
Burada sözü edilen bu eğitim, özünde
“özel” ve “yeni” bir eğitim değil, toplumların bazı özelliklerine göre, bazı farklılıklarla 200 yıldan beri dünyanın büyük bir bölümünde ve devlet eliyle düzenlenen ve uygulanan “Kitlesel Okul Eğitimi” dir.

Buna karşın, bu açıklama bir yeni “yaklaşımı” içeriyor, “birey”in öne çıkartıldığını, önmsendiğini vurguluyor. “Çağdaş eğitimin merkezinde insan vardır” denilmesi, ardından “insan kişiliğinin tam gelişmesine yardım”ın eklenmesi önemlidir. Söz konusu eğitim, eğitimde yeni bir yaklaşımdır. Uygulanmakta olan eğitim ise uygulanagelen “kitlesel okul eğitimi”dir.
“Kitlesel Okul Eğitimi” çeşitli dönemlerde ve çeşitli çevrelerce eleştirilmiştir. Bu eleştirileri dikkatlice incelemek, değerlendirmek gerekiyor. Bu değerlendirmeler, örgütümüz Birleşik Metal-İş yönetim ve diğer kadrolarına, sendikal eğitimi örgütlenmede yol gösterici olabilir.

Kitlesel okul eğitimi’ne bazı eleştiriler.

“Bir devletin denetimi altında devlet okullarında uygulanan eğitim sistemi, hükümetin buyruklarına körü körüne boyun eğecek, kişisel çıkarlarına ters düştüğünde, akıldışı olduğunda bile hükümetin otoritesini destekleyecek vatandaşlar üretmeyi amaçlar.”
“Okul eğitimi, uygulanan eğitim süresi boyunca monoton, sıkıcı ve kişisel tatmin vermeyen işlerde çalışmayı kabul edecek işçileri yetiştirmeyi amaçlamıştır. Eğitimden geçen bu işçiler, endüstriyel sistemin otoritesini kabul ederler ve bu sistemde her hangi bir köklü değişiklik arayışına girmezler.”
“Öğretilenlerin içeriği, toplumu denetleyenlerin kim olduğuna bağlıdır. Okulun toplumsallaştırma süreci, toplumdaki hakim gücün ihtiyaçlarını karşılayacak özel bir karakter tipini biçimlendirir ve devletin otoritesine boyun eğecek olan ve yeni sanayi toplumunda sadık işçiler olarak çalışacak yurttaşlar yetiştirir.”

Yukarıda, 19. ve 20. yüzyıl eğitimi üstüne alıntılarla getirilen eleştiri ve yorumlar, aralarında ünlü İngiliz eğitimcisi William Goldwin, Alman düşünürü Johann G. Fishte, ABD’li ve çok okunan yazar Upton Sinclair’ın da bulunduğu yetkin kişilere aittir.
Kapitalizm insanların enerjisini “çalışma”ya dönüştürmek istiyor. Bu başarılamazsa, zaten “modern endüstriyel olgu” gerçekleştirilemez. Bunun içindir ki, 19. yy.’da kapitalizm başka kültürlerde (kölecilik-feodalizm) görülmedik bir tarzda, en başta eğitim olmak üzere çeşitli örgütlenmelerle insanları “çalışmaya kanalize etti”. Bir insan için en yüce “erdem”, “çalışkan olmak” sayıldı. Doğa koşulları, kişi iradesi bile dikkate alınmadan “çalışkanlık” istendi ve işlendi ve de başarıldı. Üstelik; hevesli, disiplinli, dakik olarak. Oysa, bu çalışkanlık, doğrudan işçinin kendisi için pek yararı olacak bir çalışkanlık değildir. Ancak, çalışanın bunun ayrımında olmaması gerekiyor. Onu bir otoritenin yönlendirmesi isteniyor.

Bu konuda J.J. Rousseau:
“Bir bireyin eylemlerine, kaçışı olmayan İÇSELLEŞMİŞ bir otorite klavuzluk ediyorsa, politik özgürlüğün çok az anlamı vardır. Bu içselleşmiş otorite, bir dinin, bir eğitimin, ya da bir çocuk yetiştirme sürecinin ahlaki dayatımının sonucu olabilir. Eğitim sistemlerinin amaçlarından biri, inançların içselleştirilmesi ve kişide varolan toplumsal yapıyı sorgulamadan destekleyecek bir VİCDAN’ın geliştirilmesidir.”
200 yıl sürdürülen eğitim uygulamasıyla, insanda böyle bir
“vicdan”ın oluşmasına çalışılmıştır. Eğer, birey, “belirleyici/yapıcı gücünü” tasarruf etme hakkını özgürce elinde tutabilseydi, “büyük makina” teklerdi.
“Zor, baskı da çözemezdi sorunu. Öyleyse, çalışkan ve disiplinli olmak emekçide bir içgüdüye, vicdana dönüştürülmeli, içselleşmeliydi.”
O iş başarılmıştır.

Ülkemizde Eğitim

Türkçe’de eğitim sözcüğü, “eğmek” mastarından geliyor; eğip bükme, biçim verme anlamında. Demek ki birileri, bir otorite, bir “model”, bir “prototip” insan belirleyecek ve eğitim uygulamamız bu “model insan”a ulaşmaya çalışacaktır.
Dikkatle bakılınca, kolayca görülebilir ki amacı çeşitli alıntılarla gösterilen endüstri toplumu ülkelerinde “kitlesel okul eğitimi” ile ülkemiz eğitimi arasında yakın bir benzerlik, hatta aynılık vardır.
Ülkemiz Türkiye’de de, her düzeyde eğitim, belli dönemler dışında, tamamen devlet eliyle ve programlanmış ve kitlesel okul eğitimi olarak uygulanmıştır. Müfredat programları, ders kitapları, uygulayıcı eğitimcilerin ve eğitimci örgütlerinin görüşleri bile sorulmadan, devlete bağımlı elit bir kadro ve dışarıdan getirilen uzmanlarca hazırlanmış, uygulamaya sokulmuş, uygulama sonuçları bakanlık müfettişleri aracılığıyla denetlenmiştir.

Ülkemiz eğitimi de çeşitli yönleriyle eleştiriler almaktadır. Bazıları şunlardır: Eğitim sistemimizde “araştırıcı-buldurucu” yöntemler değil, “aktarıcı-bildirici” yöntemler uygulanmaktadır. Bu nedenle çocuklarımız-gençlerimiz “yorumlayıcı” ve “sentezci” değil, “ezberci” kişiler olmakta, analitik düşünceye ulaşamamakta, tek tip düşünen, davranan yurttaşlar olarak yetişmektedirler.
Okullarda uygulanan disiplin, baskıcı bir anlayışın ürünüdür ve öğrencileri “otorite”ye boyun eğici, buyrukları uygulayıcı, “birey” özelliği göstermeyen, dışındakilere ve düşüncelere karşı “hoşgörüsüz” ve “ben merkezci” insanlar haline getirmektedir.

Değişim ve Eğitim

Dünyamız, gün geçtikçe daha bir net olarak görülüyor ki, hızlı bir değişim içindedir. Değişim, yaşamın bütün alanlarında kendini hissettiriyor. Bu değişimin sıradan bir değişim olmadığı, bir uygarlıktan bir başka uygarlığa evrilme, hatta bir sıçrama olduğu savlanıyor; nitelikçe bir değişiklik şeklinde yorumlanıyor.
Değişikliğin ülkemizde şimdiden bir dizi sorunları beraberinde getirdiğini görüyor, yaşıyoruz.
Demek ki, “gitmekte olan ve gelmekte olan” birşeyler var. Gelmekte olana uygun insanları yetiştirecek yeni bir eğitim anlayışına ve uygulamasına gereksinim vardır.
Konuyla ilgilenenler, “gelmekte olan” için eğitimin özelliklerini ve yaratmaya çalışacağımız “insan”ın niteliklerini şöyle belirtiyorlar.

Bu insan:
* Özgür düşünceli
* Meslek ve ihtisas sahibi
* Teknolojiyi kullanmayı ve teknolojiden yararlandırmayı
* Kişilik haklarını bilen ve savunan
* Demokrasiyi özümsemiş
* Sorgulayan-araştıran-üreten, düşünen
* Hukuk devletini savunan, insan haklarına saygılı
* Hoşgörülü insan olmalı.

Demokratik kuruluşlar, sendikalar, barolar, üniversiteler, gelişmeyi yakalamış aydınlar ve sanat çevreleri vb. örgütler, böyle bir eğitim uygulaması için siyasal iktidarı uyarmalı, etkilemelidir.

i) Sağlık

Bugün nüfusu 61 milyonu geçen Türkiye’de nüfusun % 34,45’i 15 yaşından küçük, % 4,5’u da 65 yaşın üzerindedir..
Kısaca birinci sağlık sorunu nüfusunun % 35’inin genç nüfusa sahip olmasıdır.
Yıllık 1.703.000 doğan çocuk sayısı ile % 2,2 oranda nüfus artışı olan ülkemizde diğer bir sorun da toplumun beslenme sorunudur.
Kişi başına yılda 460 kilo hububat tüketimi olurken, yılda toplam 27 kilo et tüketilebilmektedir.
Yine ülkemizde sağlığa ayrılan pay % 3,5’a yaklaşmakta kişi başına düşen sağlık harcaması ise 38 doları bulmaktadır.
Ölümlerin % 50’sine yakını 0-5 yaş grubundadır.
Görüldüğü gibi ülkemizde sağlık sorunu vardır ve bu hali ile sağlık sistemimiz iyi işlememektedir.

Bunun nedenleri şunlardır:
1- Ülkemizde basamak sistemi ve aile hekimliği kurumu yerleşmemiştir.
2- Ülkemizde Nüfusun % 70’ini oluşturan kadın ve 15 yaş altı nüfus için özel bir sağlık politikası yoktur..
3- Koruyucu sağlık hizmeti değil, tedavi edici sağlık sistemi geliştirilmek istenmektedir.
4- Planlama ve yürütümünde halkın katılımı yoktur.
5- Sektörler arası işbirliği yetersizdir
6- Sağlık hizmeti veren kuruluşların örgüt yapısı fazla hiyerarşiktir ve ağır işlemektedir.

Öneriler

1- Sağlık hizmetlerinde eşitlik, sosyal adalet ve etkinlik sağlanmalıdır.
2- Sektörlerarası işbirliği sağlanmalıdır.
3- Sağlık sistemine halkın ve sağlık çalışanlarının katılımı sağlanmalıdır.
4- Basamak sistemi yerleştirilip koruyucu sağlık sistemine ağırlık verilmelidir.
5- Risk gurubu olan işçiler, çocuk ve analara yönelik sağlık stratejileri planlanıp uygulamaya geçirilmelidir.
6- Tüm halk mümkün olduğunca sosyal güvenlik şemsiyesi altına alınmalı, sağlığa ayrılan pay arttırılmalıdır.
7- Birinci basamak ve koruyucu sağlık sistemi, özellikle devletin görevi olmalı tüm halka geniş ve azami ölçüde hizmet sunulmalıdır.
8- Sağlık eğitiminin herkese ve her yaşta verilmesi sağlanmalıdır.
9- Mevcut sağlık sistemi çok başlılıktan kurtarılarak bir üst kurum biçiminde tek başlı olarak yeniden örgütlenmelidir.

j) Çevre

Çevreyi yaşadığımız dünya, çalıştığımız işyeri, oturduğumuz muhit ve davranışlarımız olarak kabul eden Genel Kurulumuz,
Çevre koruma bilincinin geliştirilmesi, çevre kirliliği yaratan etkenlerin ortadan kaldırılması veya etkisizleştirilmesi için sistematik ve bilimsel çalışmalar yapılması, konu ile ilgili olarak Bakanlık ,İl Müdürlükleri ve diğer kurumlarla işbirliği yapılması için girişimlerde bulunmasını, mevcut etkinlikleri destekleme ve çevre bilincinin yaygınlaşması için yüksek bir sorumluluk ve kesin duyarlılığın sağlanması için çalışma yürütülmesini karar altına alır. (1995 Genel Kurul Kararı)

Başa dön


2. EKONOMİ

Türkiye ekonomisi son derece sarsıntılı ve istikrarsız bir gelişme çizgisi izliyor.
1980 sonraları uygulanmaya başlanan ekonomik büyümeyi dışa açılma ve ihracatı arttırma yöntemiyle sağlamaya çalışan ekonomi politikalarının ülkede bazı atıl enerjileri harekete geçirdiği ve ülke ekonomisinde genel bir canlanmaya neden olduğu bir gerçektir. Ama ekonomideki bu olumlu özellikler bir türlü yapısal, kurumsal dönüşümlere ulaşamadığından Türkiye ekonomisi her an krize girebilecek, istikrarsız bir görünüm arzetmektedir.

a) Serbest Piyasa Ekonomisi

Türkiye’de gerçekleştirilmeye çalışılan serbest piyasa ekonomisi, genel dengeleri dikkate alan süreçlere oturtulmuyor. Sosyal kesimler arasında daha önceki dönemlerde var olan ve birçok olumsuzluk taşıyan ilişkileri geliştirmek bir yana, daha da geriletiyor. Adaletli bir vergi sisteminin eksikliği bir yandan gelir dağılımında uçurumları derinleştirirken, öte yandan endüstri ilişkilerinde istikrarı zorlayıcı etki yapmaktadır. Serbest piyasa ekonomisini, en kısa zamanda, her ne pahasına olursa olsun ve devlete hiçbir vergi ödemeden zenginleşmek olarak algılayan bir kesimin faaliyetleri, iktisadi ve sosyal hayatta krizler yaratmaktadır: Rant gelirlerinin gayrımeşru paylaşımını hedefleyen gruplaşmalar hukuk devletinin ve sosyal düzenin dayanma noktalarını zorlamaktadır. Her türlü denetimden uzak geliştirilmeye çalışılan serbest piyasa ekonomisi, ülkede işçileri ve tüm ücretlileri giderek zorlaşan yaşam koşullarına itiyor. Sendikamız üyelerini serbest piyasa ekonomisinin yıpratıcı olumsuzluklarına karşı korumak için mücadele edecektir.

Mevcut piyasa ekonomisi ve amansız rekabet koşullarında bazı işverenlerin en başta sendikalaşma olmak üzere işçi haklarının gaspına yönelik davranışları çoğu kez yanlarına kar kalmaktadır. Sendikamız bu durumun önüne geçebilmek için işçi haklarını tanımayan işverenlere karşı vazgeçilmez temel hakları için mücadele edecektir.

b) Sosyal Devlet Üretim ve Yatırımlar

Devletin üretim süreçlerinden çekilmesi, temel ve asli görevlerini yerine getirmesi talebi hayatın her alanında öne çıkarılmaktadır. Ekonomik ve sosyal istikrarın kurumsal dengelerinin oluşmuş olduğu toplumlarda bile tartışılması gereken bu önerinin abartılı bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılması, Türkiye’de çarpık ve uzun vadede tehlikeli süreçlere neden olmaktadır. Piyasanın arz ve talepler yardımıyla her alanı düzenleyeceği iddiası, giderek sosyal devlet olgusuna, devletin eğitim, sağlık ve temel hizmetler gibi alanlardaki faaliyetlerine karşı saldırıya dönüşmektedir. Sendikamız, Türkiye’de işçi ve emekçilerin mücadeleleriyle elde edilen sosyal kazanımların geri alınmasına izin vermemek için kendine düşen görevleri yerine getirecektir.

Türkiye’nin temel meselelerinden biri üretim meselesidir. Üretimlerin arttırılması ise öncelikle doğrudan yatırım sorunudur. Sendikamız devletin, sosyal hayatta üzerine düşen görevlerini yerine getirmesinin ötesinde üretimin arttırılması konusunda, yatırımların arttırılması yolunda görevleri olduğunu düşünmektedir. Devlet iktisadi hayatın geneline ve sektörel bazdaki değerlendirmeler doğrultusunda hazırlanacak planlarla, düzenleme ve teşviklerle yatırımların ve üretimin arttırılmasını hedeflemelidir.

c) Kayıt Dışı Ekonomi

Ekonomik hayatta üreticiler arasında yasalar tarafından garanti edilen rekabet eşitliği bir türlü sağlanamadığından ve devlet de üretim süreçlerindeki toplumsal denetimi hayata geçiremediğinden kayıt dışı ekonomi ülkede hızla yayılmaktadır. Ülkede istihdam ettiği işçiler için sigorta ödemeyen, gelirleri üzerinden vergi alınamayan çok ciddi bir kesim oluşmuştur.

Araştırmalar kayıt dışı ekonomide kaçırılan vergiler nedeniyle devletin toplam bütçenin yaklaşık üçte biri kadar gelirden olduğunu tahmin etmektedirler. Kayıt dışı ekonomi tüm ülke için son derece zararlı ve istikrarsızlık kaynağı bir faktördür.

d) Enflasyon

Ülke ekonomisinin en ciddi sorunlarından biri ise enflasyondur. Özellikle ücret ve maaşlarla yaşayanların, yani sabit gelirlilerin hayat koşullarında sürekli yıpranma yaratan enflasyon, ekonomik ve siyasi istikrarın da en önemli nedenlerinden biridir. Uzun yıllar ücretlerdeki artışın enflasyonun birinci teşvik edici unsuru olduğunun öne sürüldüğü Türkiye’de, geride kalan yıl, enflasyonun gerçek nedeninin başka alanlarda aranması için bir işaret olmuştur. 1994 ekonomik krizinin ardından işçi ücretleri ve memur maaşları artmazken enflasyon hiçbir ciddi değişikliğe uğramadan artmaya devam etmiştir.

Türkiye’de enflasyonun temel nedeni devletin aşırı giderleridir. Yatırımlara yönelemeyen, ülkede üretim artışını sistemli ve dengeli bir şekilde sağlayacak ekonomik ve sosyal düzeni sağlayamayan hükümetler, popülist yaklaşımlarıyla, kısa vadeli siyasi kaygılarıyla, kazanç kapısı olarak üretimi değil, faiz ve rant mekanizmalarını öne çıkarmaktadırlar. Devletin savunma giderleri de artık ekonominin altından kalkamayacağı yekünler oluşturmaktadır. Gelirleri bir türlü giderlerini dengeleyemeyen devlet, iç ve dış borçlanmalar nedeniyle sürekli artan enflasyonun ilk ve temel sorumlusudur.

e) Vergi Reformu

Enflasyonun geriletilmesinin ve ekonomi hayatında istikrarın en belirleyici adımı devletin gelirlerini arttırmak ve bunun en önemli kalemi olan vergi gelirlerini yeniden düzenlemektir. Hazırlanan yeni vergi reformuyla ülkede daha adaletli ve sosyal açıdan da daha hakkaniyetli bir vergi sistemi kurumsallaştırılmalıdır. Bugün Türkiye katılmak istediği Avrupa ülkeleri arasında, işçiler üzerindeki vergi yükünün ağırlığı bakımından birinci ülkedir. İşçi ve ücretlilerden vergiler otomatik olarak kesilirken, girişimci ve yatırımcıların gelir düzeyleri kontrol edilememekte, devlete ödeyecekleri vergi neredeyse onların insafına bırakılmaktadır. Kayıt dışı kesimden ise hiç vergi alınamamaktadır.

Sendikamız adil bir vergi reformunun gerçekleştirilmesi, çalışanlar üzerindeki vergi yükünün azaltılması, asgari ücretle birlikte bir ailenin geçinebilmesi için gerekli olan gelirin saptanarak vergi dışı bırakılması, çeşitli gerekçelerle oluşturulan, ama aslında iktidara denetlenemeyen gelir kaynağı yaratmak için kurulan fonların tamamen ortadan kaldırılması için mücadele verecektir.

f) Ekonomik İstikrarsızlık

Ekonomik istikrarsızlık ortamında işçi ve memur kesimleri sürekli olarak devletin her türlü toplumsal yükü ilk olarak devredeceği kesimler olarak görülmektedir. Her türlü ekonomik krizde ilk ve en kolay feda edilen ücretlilerin hayat standartları olmaktadır. Türkiye’de işçi kesimi tarihin hiçbir döneminde hiçbir ekonomik veya sosyal krizin nedeni ve sorumlusu olmamıştır. Üretim süreçlerinde sorumluluk tanınmayan işçilerden, ekonomik kriz bastırdığında fedakarlık talep edilmekte ve işçiler bu fedakarlığa gerekirse güce dayanarak zorlanmaktadır.

Devletin işveren örgütlerine olan geleneksel yakınlığı endüstri ilişkilerinde asimetrik ilişkiler doğurmuştur. Bu tür ilişkilerin sonucu ise çarpık sosyal ortam olmaktadır. 1994 ekonomi krizinde çok zor durumda olduğu söylenen işveren çevreleri, devletin de desteğiyle işçileri hayat koşullarından biraz daha fedakarlık etmeye zorlamıştır. Ama 1994 krizinin üzerinden geçen bir yılın ardından yine aynı işveren çevreleri altın yıl yaşadıklarını itiraf etmişlerdir. Yaşanan kar patlamasının işçilere hiçbir yansıması olmamaktadır.

g) İşsizlik

Ekonomideki istikrarsızlığın ve girişim özgürlüğü adına, piyasa ekonomisinin müdahalesizce hayata geçmesi adına yaratılan dengesizliklerin sonucunda toplumda işsizlik olgusu son derece yüksek boyutlara ulaşmaktadır. Resmi işsizliğin dışında kayıtlara geçmeyen gizli işsizler ordusu ortaya çıkmakta, kırsal kesimden kentlere göçen milyonlarca insan ekonominin istihdam edici gücü olmadığından ekonomik ve sosyal çürümeye, yasa ve kayıt dışı faaliyetlere itilmektedirler.

Bu bir yandan gelişmeye yönlendirilebilecek potansiyelin boşa harcandığı, diğer yandan da çok önemli bir kesimin, yarınına güven duyamayacak ve sağlıklı düşünme yeteneği tehlike altında olan bir durumda kaldığını gösteriyor. Oysa az gelişmiş olarak tanımlanan ülkemizin potansiyelinin boşa harcanması veya atıl bırakılması gereksiz ve mantıksız bir lükstür.
Başta devlet olmak üzere tüm toplumsal kesimler işsizliğin ortadan kaldırılmasına yönelik etkili çaba içinde olmalıdır. Bunun için ulusal programlar oluşularak, ciddiyetle uygulanmalıdır.

h) KİT’ler Üzerine

Sendikamız kamuoyunda sıkça tartışılan KİT’lerin (Kamu İktisadi Teşekkülleri) ülke ekonomisinde doldurdukları boşluğu ve bütçe üzerinde oluşturdukları yükü de dikkate alarak, bu kuruluşların sosyal ve ekonomik yönden sıkıntı yaratmadan ülke ekonomisine yararlı hale getirilmelerini savunmaktadır.

Sendikamız KİT’leri bütünüyle olumlu ya da olumsuz bulmak veya tamamını yok pahasına özelleştirmek ya da buna karşı olmak yerine, her kuruluşun kendi koşullarına göre değerlendirme yapmak gerektiği görüşündedir.
KİT’lerin tüm iktidarlar tarafından arpalık olarak kullanıldıkları, KİT yönetimlerinin konu ile ilgisiz ve bazen de yeteneksiz kişilerden oluşabildiği, politik kaygılar nedeniyle KİT’lerin çoğunlukla kötü yönetildiği ve bu nedenle zarar ettikleri somut bir gerçektir.
Ulusal çıkarlar açısından özel öneme sahip bazı kuruluşların kapatılmaları veya özelleştirilmeleri ise, ülkenin geleceği açısından büyük sıkıntılar yaratabilir. Bu statüdeki kurumları ve diğerlerini teknik ve yönetsel açıdan özerkleştirmeyi de göz ardı etmeden, bu kuruluşlarda çalışanların çıkarlarını gözeten bir bütünlük içinde ele alınmasının sağlanması için çaba harcanacaktır.

i) Gümrük Birliği

Son dönemin en önemli tartışma konularından biri kuşkusuz Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girme sorunudur
Türkiye’de hangi sektörü nasıl etkileyeceği hala belli olmayan bu girişimin gündeme gelmesinin nedeni, dünyada ticaretin tek bir pazar olmaya doğru hızla gelişmesidir. Türkiye böyle bir ekonomik alana entegre olmak, bu pazara girmek istiyor.
1.1.1996 tarihinde Gümrük Birliği üyeliğinin gerçekleşeceği anlaşma sonucunda, ülkemizde büyük altüst oluşların yaşanacağını öngörmek zor olmasa gerek.

Başta hukuk düzenimizin uyumlaştırılması olmak üzere, pazara ve ticarete yönelik önemli değişiklikler yaşanacağı kesindir.
Ülkemiz, rekabet kavramı ile serbest ekonomik düzen kavramlarının gerçek boyutları hakkında daha somut fikir sahibi olacaktır.
Çalışma yaşamımız açısından köklü yenilikler beklenmese de, uluslararası rekabet nedeniyle kimi iflaslar ve kimi yeni istihdam olanaklarının açılacağı öngörülebilir.
Ülkemiz Gümrük Birliği’nin, Avrupa Birliği yolunda bir aşama olduğu gerçeğini gözden kaçırmadan ve Avrupa Birliği üyeliğini hedefleyen tutumunu sürdürmelidir.
Gümrük Birliği ülkemizin geleceği için büyük önem taşıyor. Sendikalar açısından da yaşamsal öneme sahip. Çalışanların ve sendikaların Avrupa ölçeğinde iş ve güç birliği yapmaları ve uluslararası dayanışma için yeni olanaklar açılacaktır.

Avrupa pazarına entegre olmanın üretimi ve ihracatı teşvik edici yanları olacağı gibi, ülke içindeki rekabet koşullarını zorlayıcı etkisi de olacak. Bazı sektörler AB üyelerinde süren üretim süreçlerinin rekabetine dayanamayacak ve gerileyecekler. Bunların getirebileceği istihdam azalışı doğrudan sendikaları da olumsuz olarak etkileyecek bir faktör olabilir.

Ama öte yandan Gümrük Birliği’nin zorunlu olarak getireceği standartlarda ve yasalarda AB üyeleri ile uyumlulaşma süreci ülkede toplumsal ve bu arada da sendikal haklar üzerinde olumlu etkiler yapacak.

Sonuç:

Türkiye ekonomisinin on yılı aşkın bir süredir yaşadığı yapısal krizden çıkabilmesi sadece bazı ekonomik tedbirlerle veya istikrar programlarıyla mümkün değildir. Ekonomik dengelerin ülkede yeniden kurulabilmesi, Türkiye’de önce endüstri ilişkilerinde, paralel olarak da toplumun diğer alanlarında tarafların özgür iradeleriyle katılacakları platformlardan çıkan ortak programların hayata geçirilebilmesiyle gerçekleştirebilir. Dayatmacılık son bulmalıdır. Tüm toplumu ilgilendiren programlar yine tüm toplumsal kesimlerin tartışmaları ve katkıları sonunda netleşmeli ve ancak bu görüş birliğinin sağlanmasından sonra uygulanmalıdır. Kimse kendi görüş ve çıkarları doğrultusunda hazırladığı programları toplumun diğer kesimlerine ilelebet dayatabileceği hayaline kapılmasın. Bu yolla ulaşılacak nokta istikrar değil, daha derin bir ekonomik ve siyasi kriz olacaktır.

Başa dön


I. BİRLEŞİK METAL-İŞ SENDİKASI
II. ÇALIŞMA YAŞAMI
III. SENDİKALARIN TOPLUMSAL ROLÜ VE ETKİNLİĞİNİN ARTTIRILMASI

 

birmet@ibm.net